Vahdet, bildiğiniz gibi teklik, birlik anlamları taşır.
   Bu anlayışa göre,  ümmetin/ulusun ruhu ve bedeni tek potada eritilecek, birleştirilecek. Bir sultan öncülüğünde bu birleşim gerçekleştirilecek.  Sultanla da birleşen ümmet/ulus da büyük bir güç olacak. Bu güç ise önüne gelen her engeli aşacak. Yani düşmanlarını temizleyecek. Bu düşmanlar içeride olsa da dışarıda olsa da bu temizliği yapacaktır.
   Kayıtsız şartsız her şey birliğin içinde bu güce tabi olacaktır.
   Ne Anayasa, ne yargı, ne yasama, ne yürütme organı olacaktır. Hepsi birdir. Tekdir. Tek güçtür.
   Yine bu birlik içinde, özgür basının,  sivil toplum kuruluşlarının olamayacağı gibi, ne Avrupa Birliği, ne NATO, ne Birleşmiş Milletler, ne UEFA v.s.  gibi yabancı örgüt ve güçler de önemsiz olacak ve göz önünde bulundurulmayacaktır.  Her şey ‘’milli’’  olmalıdır. Kadın hakları da Anayasa da, muhalefet de milli olmalıdır.
   Tarihe bakıldığında, geçmiş dönemler içinde çok sayıda devlet örgütlenmesinde bunlar görülmüştür. Yaşanmıştır.  Yönetilenler,  daha iyi yaşamak için yüz yıllar içinde yeni yöntemler geliştirmişler.  Padişahlardan, krallardan kurtulup, kendi yönetimlerini kurmaya çalışmışlardır.
   Gelinen aşamada ise,  gücün tek elde toplanmasının sakıncalarını giderme yolunda büyük mücadeleler verilmiştir.
   1215 yılında İngiltere de kral John’un bazı hakları kabul etmek zorunda kalması ( Magna Charta ),  1776 Amerika Bağımsızlık Bildirisi,  1789 Fransız İhtilali sonrası yayınlanan İnsan Hakları Bildirisi insan hakları bakımından tarihin köşe taşlarıdır.  Daha sonra da Birleşmiş Milletler 1948 yılında İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini kabul ve ilan etmiştir.
   Birey, devlet ilişkileri Anayasaların konusu olmuştur. Birey hakları günümüzün en hassas konularında biri haline gelmiştir. Hatta devletin önceliği geri plana atılmıştır. Devleti yönetenler yönetilenlerin hizmetçisi konumuna kadar gelmişlerdir. Devlet ile kişi hakları başat kabul edilmektedir.
   Temel insan hakları kavramları ve mücadelesi günümüzde de devam etmektedir.
   Kişi hakları ön plana çıktığında gücün tek elde toplanması, özgürlüklerin önünde en büyük engel olarak karşımıza çıkmaktadır.  Bireyselliğin yok edildiği yönetimlerdir.
   Tek elde olan gücün karşısında nasıl özgür olunabilir?
   O halde gücü/iktidarı parçalara ayırma gereği duyulmuştur.
   Sonuçta yasama, yargı ve yürütme erkleri birbirlerinden ayrışmışlar ve biri diğerine üstün kılınmamıştır. Günümüzde basının dördüncü erk olduğu kabul edilmektedir.
   Tarihin seyri böyle giderken, bizim ülkemizde ise tartışmalara bakıyoruz. Bir kesim yeniden tarihi geriye sardıralım,   gücü tek elde toplayalım iddialarıyla ortaya çıkıyorlar.
   Son birkaç yılda ‘’tek devlet,  tek millet, ‘’ söylemi arttı.
   Yönetenlerin bir kesimi, gelinen noktada vahdet’e ulaşmanın/birbirleriyle uyumlu kuvvetler birliğinin huzur ve istikrar getireceğini iddia ediyorlar. 
   Yüzelli yıldan fazla parlamenter sistem deneyimimizi başarısız bulup farklı bir sistem öneriyorlar.  Yani başkanlık sistemi.  Özellikle de ‘’Türk Tipi’’ başkanlık istiyorlar.  Gücün parçalara ayrılmadığı/hukukun üstün olmadığı bir sistem. 
   Bu önerileri bir de yukarıda yaptığım açıklamalar yönüyle değerlendirelim.
   Bu gözle bakalım, belki daha iyi anlaşılabilir.