Değerli Okurlarım,
   Covid-19’un tüm dünyayı sarmasıyla birlikte, dünya siyasetinin ne yönde şekilleneceği son günlerin önemli tartışma konusu olmaya başladı. Devletlerin bu kriz döneminde gösterdiği yönetim becerileri ya da beceriksizliği üzerinden gelecek senaryoları da yazılır oldu.
   Küreselleşme, küresel egemenlik, kapitalizm, otoriter ve demokratik rejimler, ulus devletler, uluslararası kurumlar gibi konular üzerinden yürüyen gelecek senaryosu tartışmalarında en önemli başlıklardan biri, küresel salgının ulusal siyasetlerin geleceğini nasıl etkileyeceği sorunudur.
   Küresel kriz ulusal siyasetlerin geleceğini önemli ölçüde etkileyecektir. Neden bunu söylüyorum? Çünkü, kriz döneminde gösterilen yönetim becerileri ya da beceriksizlikleri, güçlü devlet yaklaşımını, etkin yönetim anlayışını, ulusallaşma girişimlerini ve koruyucu ekonomik sistemi savunan siyasetlere yönelimi artıracaktır.
   Covid-19, öylesine küresel bir kriz ve belirsizlik oluşturdu ki, farklı bakış açılarına ve karşıt görüşlere kendini doğrulama olanağı sunuyor. Virüsün eski ezberleri bozduğu bir gerçek. Bununla birlikte çeşitli komplo teorileri de ortaya atılıyor.
   Kimileri, kurtuluşun sosyalizmde olduğunu, kimileri serbest piyasa küreselleşmesinin çoktan sınıra dayandığını, kimilerinin de virüsün batı tipi kapitalizme ölümcül bir darbe indirdiğini söylemektedir. Küresel eşgüdüm ve iş birliğini önerenlerin sayısı da az değil. Bunlar, ekonomik ve siyasal olarak bu krizden ancak daha fazla küresel dayanışma ve iş birliği ile çıkılabileceğini varsayıyorlar.
   Koronavirüsün bulaşması ve salgının insanlar ve toplumlar üzerindeki etkisi, farklı ülkelerde benzer şekildeydi. Fakat hükümetlerin aldığı kararlar ve krizi yönetme becerileri, sonuçları farklılaştırdı. Toplumlar kriz sürecinde kendi hükümetlerinin performansını çok iyi gözlemledi. Kendilerini ve ülkelerini koruyacak ve güven duyacakları yönetimlerin iş başında olmasının ne kadar önemli olduğunun farkına vardı. Bu nedenle, küresel tartışmalara iç siyasal düzlemde siyasal partilerin verdiği tepkiler, iktidar ve muhalefetlerin yeni duruma göre siyaset üretmesini gerekli kılacaktır. Bu bağlamda, bazı yönetimler, krizi iç ve dış politika yönelimleri için bir fırsata çevirirken, bazıları da krizin altında kalıp, ilk seçimlerde toplumsal desteğini yitirecektir.
   Ülkemizde de durum aynıdır. Nitekim iktidar bir yandan Covid 19 ile mücadele ederken, diğer yandan süreci fırsata çevirmenin peşindedir. Otoriter bir yaklaşımla varlığını sürdürülebilir kılma yöntemleri üzerinde arayış içerisindedir. Ana muhalefet ise “Ayrıştık, bölüştük. İnancı kullanan bir siyasal düşünce var ve o inanç üzerinden siyaset yaparak toplumu ayrıştırdı ve böldü. Buradan çıkmalıyız. Bunun çıkış yolu demokrasidir" diyor.
   CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, DİSK 16. Olağan Genel Kurulu'nda "Türkiye'ye gerçek anlamda demokrasiyi getirmek zorundayız. Üçüncü sınıf bir demokrasiyi reddetmek zorundayız. Bugün Avrupa Birliğinin, Japonya'nın, Kanada'nın demokratik standartları neyse uygar ülkelerin demokratik standartları neyse aynı standartların bizim ülkemizde de olması lazım. Baskıcı bir yönetime karşı çıkmanın yolu demokrasiye sahip çıkmaktan geçiyor. Demokrasiye sahip çıkmalıyız" demektedir. Aynı zamanda yeni bir söylem geliştirdi hem dünya, hem Türkiye siyaseti için. Karl Marx'ın "Dünyanın bütün işçileri birleşin" söyleminden yola çıkarak 21. yüzyılda, otoriter rejimlerin güç kazandığı bir ortamda "Dünyanın bütün demokratları birleşin” diyor.
   Önümüzdeki siyasal süreç, Covid-19 ile mücadele sürecine bağımlı olarak sıcak ve önemli gelişmelere sahne olacak. İktidarın ve muhalefetin ülkenin geleceğine ilişkin stratejik arayışlar içerisinde olması bunun en önemli göstergesidir.
   Türkiye için tünelin ucundaki ışık gözükmüştür. Bekleyelim ve görelim.
   Yaşayacağımız bütün günlerimiz aydınlık olsun.
   İletişim: bilgesay.haluk@gmail.com